Dev-Lis iddialı bir kimlik. Daha en baştan kendini koyuş tarzıyla lisede yürütülen mücadeleyi devrim mücadelesine bağlayan bir kimlik. Devrimcilik, üstünde yaşadığımız coğrafyada komünist kavramının yerini dolduran bir kimlik. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Adalı, Erginbay ve yüzlerce devrimci lider, düzene karşı devrim ve sosyalizm mücadelesinde kendilerini bu sıfatla tariflediler. “Bu yüzden devrimcilik düzene karşı, kapitalizme karşı yeni bir dünya kurmak için işçi sınıfının ve ezilen halkların kurtuluşu kavgasının adıdır. Yani, taşıması zor bir kimliktir devrimcilik. Dünyada ve ülkede binlerce insanın yaşamı uğruna yürüttükleri mücadelelerle bezenmiştir. Düzene ve sisteme karşı insanlığın binlerce yıllık tarih süzgecinden süzülerek gelen bilgilerle donanmış onurlu ve kararlı bir duruşun adıdır devrimcilik. Altının sağlam doldurulması gereken bir kimliktir.

Devrim; verili düzenin yani kapitalizmin yıkılarak yerine yeni bir dünyanın, ezme ve ezilme ilişkilerinin son bulduğu bir dünyanın, insanın insanca yaşayabildiği bir dünyanın inşa edilmesi sürecidir. Devrim, baştan bir yıkma eylemidir. Geçmişten aldığı, geçmişten gelen ve geleceğin önüne barikat ören toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin yıkılmasını gerektirir. Devrim, aynı zamanda oluşacak yeni dünyanın bu yıkıntıların üzerinde yükselebileceğini bilir ve bu sebeple yapıcı bir eylemdir.

Sınıflı toplumun ortaya çıkması ile beraber yani tarihin binlerce yıl öncesinde toprağın özel mülke geçişiyle -üretim araçlarının toplumsal mülkiyetten özel mülke dönüşüyle-, ilk toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. İnsanın doğa-toplum kavramlarıyla tariflenen ve bize tarih derslerinde “yontma taş devri” diye anlatılan dönem, bütün ilkelliğin ortasında eşitliğin ve adaletin en saf şeklini de taşımıştır. Ortaklaşa mülkiyetin ve anaerkil hukukun esas olduğu bu ilkel dönem, doğa ile insanın barışını tarif etmektedir. Öte yandan insanın üstünde insana rağmen hiçbir toplumsal gücün olmaması nedeniyle, yani ortaklaşa mülkiyet sebebiyle, insanlığın barışını da ifade eder. Zengin ve fakir, ezen ve ezilen yoktur. Kadın erkekle, insan insanla eşittir. Ateşin bulunması ve toprağın sürülmesiyle beraber insanın doğa ile barışı bozulmuştur. O ana kadar doğayı bozmadan, doğanın sunduğu imkanlar içinde yaşayan insan, sonrasında doğa ile savaşmaya başlamıştır. Devamında ise doğayı dönüştürerek kendi hayatını sınırlamış ve doğal yaşam koşullarını doğaya tahakküm kurma sonucu yenmeye başlamıştır. Diyebiliriz ki insanın doğa ile olan bu savaşı bilimin ve teknolojinin bütün imkanları dahilinde bugün hala devam etmektedir. Bu savaşın ve doğa düşmanlığının vardığı nokta, binlerce canlı türünün yok olması ve giderek insanın kendi içinde yaşadığı, ona muhtaç olduğu doğal çevreyi tüketmesi boyutuna gelmiştir. Savaşın aynı şekilde yürütülmesinin varacağı yer bir bütün olarak doğal çevrenin, yani insanlığın yok edilmesidir. İnsanın doğa ile barışı ve uyumu yeniden sağlanmalıdır. Doğaya karşı yıkıcılık savaş, bilim ve üretimdeki gelişme ile başlamışsa eğer, insan topluluklarının kendisine karşı savaşı da aynı sebepten başlamıştır.

Üretim araçlarının gelişmesi ve özel mülkiyetin ortaya çıkması ile beraber komünal toplumun eşitlik, adalet kavramları sönmüş, insanın kardeşçe yaşadığı dönem rüyaya dönüşmüş; zengin ve yoksul, köle ve köle sahibi ortaya çıkmıştır. İnsanın insanla kardeşliği geçmiş bir tarihsel hayale dönüşürken, kadının erkekle eşitliği de aynı hayalin içine karışmıştır. Artık mülk sahipleri ve mülksüzler söz konusudur. Bir yanı ile insan topluluğunun çok büyük bir kısmı siyasal ve toplumsal yaşamın çok dışına iteklenirken, yani köleleştirilirken, aynı şekilde insan cinsinin ikiz kardeşi olan kadınlar ise ötekileştirilmiş ve toplumsal yaşamın ve üretimin dışına iteklenmiştir. Elbette bu ötekileşme ve köleleştirme çabası şiddet ve baskıya başvurulmadan mümkün olmamıştır. Gerek kadınlar gerekse mülksüzleştirilenler kendilerine dayatılan barbarlığa büyük direnişler ile karşı koymuşlardır. Kardeşlik sona ermiş, insanın insanla savaşı başlamıştır. Bu savaş bugün Filistin’de yeni doğmuş bebeklerin İsrail bombalarıyla, Afrika’da “kara çocukların” açlıkla ve dünyanın pek çok yerinde milyonların değişik silahlarla yok edilmesine sebep olmuştur. Ulusların ve dinlerin, düşmanlığa varan bu savaşlarla -dünyada sayısı bini geçen nükleer füzeler, kıtalararası uçaklar, kimyasal ve biyolojik silahla ile- tehdit altına girmesine yol açmıştır. İnsanın insanla savaşı, tam bir vahşilik boyutuyla barbarlığın tırmandığı ve insan toplumunun kendisini yok etmeye koşar adım gittiği bir sürece çevrilmiştir. İnsanın geleceği için barış, eşitlik, adalet ve özgürlük yeniden tesis edilmelidir. Bize tarih derslerinde cilalı taş devrinden başlayan ve günümüze kadar gelen süreç, aslında küçük bir grup azınlığın “büyük insanlığı” nasıl köleleştirdiğinin, ezdiğinin tarihidir. Ezenlerin tarihidir ve elbette ezilenlerin de bir tarihi vardır.

Köleler köle sahiplerine, kadınlar erkeklere, köylüler ağalara-derebeylere ve işçiler patronlara kuzu kuzu teslim olmamıştır. Direniş, eşitsizliğin başladığı her yerde hayata geçmiştir. Köle ayaklanmaları ve Amazon isyanları “efsane” değildir, gerçektir. Direnişi başlatan herkes, yani kölelerden başlayarak günümüze kadar ezilmeye karşı kavgaya giren herkes, eski mutlu günlerini düşünüp komünal dönemin eşit ve adil günlerini hayal etmiştir ve direnişin bayrağını, “komünü” resmetmiştir. O sebepten bugün yeni bir dünya hayali komünizm diye anılır. Binlerce yıldır insanlığın kurtuluşu kavgası, Spartaküs’ün, Şeyh Bedrettin’in, Baba İshak’ın bayraklarında dalgalanmıştır. Bugün bilimsel sosyalizm diye kabul edilen Marksizm modern toplumun kurtuluşunun teorisidir. Marks’ı diğerlerinden ayıran, kurtuluşun yolunu, yani komünizme giden yolu, bilimsel olarak tarif etmiş olması ve gerçekleştirilebilir bir kurguya dönüştürmüş olmasıdır.

1750’lerde başlayan sanayi devrimi bir yanıyla modern toplumu müjdelerken öte yandan da modern sınıfları ve onların arasındaki sınıf kavgasını da ortaya çıkarmıştır. Modern toplum kapitalist toplumdur. Kapitalist toplum, kapitalist üretimi esas alan ve kuralları kapitalist üretimden dolayımla kurulan toplumdur. Kapitalist toplumun temel sınıfları vardır: “işçi sınıfı ve burjuvazi“.

Burjuvazi; üretim araçlarını elinde tutan ve işçi çalıştıran kişidir. İşçi ise “emek gücü” dışında satacak bir şeyi olmayan ve emek gücünü satarak, yani çalışarak hayatını devam ettirmek zorunda olan kişidir. Marks’ın deyimi ile “zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyi yoktur.” İnsanın günümüzde hayatını devam ettirebilmesi için üretim yapılması gerekir. Üretim doğayı dönüştürme eylemidir. Üretim araçları gereklidir. Üretim araçlarının insan toplumunda küçük bir azınlığının elinde toplandığı ve toplumun çok büyük bir kesiminin üretim araçlarından dışlandığı, yani ekonomik özgürlüğünü kaybettiği toplum kapitalizmdir. İşçiyi işçi yapan emek gücünü satmasıdır.

Modern toplumda sömürülen temel sınıf işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının kurtuluşu, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek onların toplumsal mülkiyetini sağlamaktır. Bu eylem yani üretim araçlarının toplumsallaştırılması -burjuva özel mülkiyete son verilmesi- aynı zamanda sınıf olarak işçi sınıfının kendisini de yok etmesi anlamına gelecektir. Çünkü işçiyi işçi yapan patrondur. Patron yoksa işçi de yoktur. Yani işçi sınıfının kendisini kurtarmak için üzerindeki sömürü ilişkisini sonlandırmak için yaptığı eylem aynı zamanda insanın insanla savaşına sebep olan ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilişkisinden ortaya çıkan toplumsal sınıfların da yok olması anlamına gelecektir. Bu sayede insanın insanla savaşı sona erecektir. Aynı zamanda kâra dayalı üretimden, insana dayalı üretime geçiş anlamına geldiği için doğayı yok eden, dünyayı yaşanmaz hale getiren kapitalist üretimin sona ermesi ile insanın doğa ile uyumu ve barışı sağlanacaktır.

Komünist toplumun mutlu günleri mağaralar ve ağaç kovuklarında örülmüş, barışçıl günler ise komünizmde bilimin ve teknolojinin en gelişmiş koşullarında yeniden hayat bulacaktır.Marksizm, sadece, komünizmin üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin geldiği noktada varacağı bir sonuç ve mutlak bir gidiş olduğunu ortaya koymaz. Komünizme giden yolun, yani sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun nasıl inşa edileceğini de ortaya koyar. Bu yüzden devrimcidir. Marksizm’e göre eski toplumun yıkılmasının yolu, işçi sınıfının ayaklanarak onu yok etmesinden geçer. Bu bir şiddet eylemidir ve devrimi yapacak, sınıfsız sömürüsüz bir dünya yaratacak yegane güç işçi sınıfının tam kendisidir. Marksizm’i bilimsel kılan, binlerce yıllık sömürü ilişkisinin ve sömürü düzeninin toplumsal ve siyasal ilişkilerinin yıkılmasının bir geçiş sürecine tekabül edeceği gerçeğidir. Devleti yıkmak için devlete el koymak gerekir. Komünizmde devlet yoktur. İşte komünal toplumu kurmak için işçi sınıfının ve ezilenlerin el koyduğu ve yönettiği devlet, yani geçiş aşaması olan “sosyalizm” olarak adlandırılır. Ve bu aşamanın devletine, işçi sınıfı gibi kendisini yok etmekle görevli devlete, “Proletarya Diktatörlüğü” denir. Proletarya(işçi sınıfı) diktatörlüğü, yani sosyalist devlet, burjuva devletinin- burjuva diktatörlüğünün yıkılması üzerine kurulur. Her devlet, sınıflı toplumda egemen sınıfının devletidir. Devlet, sınıflar ile beraber ortaya çıkmıştır. Görevi düzen sağlamaktır. Devlete karakterini veren, düzenin kimin düzeni olduğudur. Burjuva sınıfının devleti burjuva diktatörlüğüdür. Yani bir avuç azınlığın, toplumun geri kalan çoğunluğu üzerindeki diktatörlüğüdür. Sömürenlerin, sömürülenler üzerindeki diktatörlüğüdür.

Proletaryanın devleti, ezme ve ezilme ilişkilerine düşmandır. Onu savunanlara düşmandır. Çoğunluk nasıl iktidar olur? İşçi sınıfı modern Sanayi ülkelerinde toplumun çoğunluğunu oluşturur. Yani İngiltere’de Almanya’da ve benzeri ülkelerde işçi sınıfı zaten toplumun çoğunluğunu oluşturur. Buralarda ara katmanlar denilen küçük burjuvazi ve köylülük, kapitalist üretimin kendisi tarafından, yani tekeller, tarımdaki sanayileşme ile etkisiz hale getirilmiştir. Bu yüzden proletaryanın, devrim için başka güçlerin desteğine bu ülkelerde ihtiyacı yoktur.

Devrimin karakterini onun sınıfsal yapısı belirler.”

Devrime şekil veren, proletaryanın örgütlenme ve gelişmişlik düzeyidir. Bizim gibi geç uluslaşan ve sanayileşen ülkelerde proletarya, toplumun azınlığını oluşturur. Ayrıca emperyalizm çağında işçi sınıfı devrimleri ortaya çıktığı andan itibaren burjuvazi gericileşmiş ve kendi devrimini bile yapamaz hale gelmiştir. Oysa, toprak sorunu ve ulusal sorun gibi sorunlar burjuva devriminin çözmesi gereken sorunlardır. Bize miras kalmıştır. Sosyalizmi kurabilmek için, yani kendi devrimini yapabilmesi için işçi sınıfı, hem kendisine devredilen demokratik sorunları çözmek hem de toplumun ezilen diğer tabakalarını yanına almak zorundadır. Buna işçi sınıfının ittifak politikası denir.

İşçi sınıfı sosyalizmi kurmak için bir yandan köylülük ve küçük burjuvaziyle, öte yandan ezilen haklarla ittifak yapmak zorundadır. İttifaka katılan güçlerin hem siyasi hem de ekonomik çıkarlarının ittifak içinde ifade edilmesi anlamına gelir. Bu durum ister istemez işçi sınıfını üretimin toplumsallaştırılması talebinde esnemeler yapmaya itekler ve köylülük ile küçük burjuvazi ise küçük üretime yaslanır. Onlarla ittifak için, onların konumunu kabul etmeniz gerekir. İşçi sınıfı, bütün ulusal ayrılıkların ve sınıfların kaldırılmasından yanadır ama bunu sağlamak için önce ezilen ulusun özgürlüğünü tanımamız gerekir. Yani ülkemizde işçi sınıfının devrim yapabilmesi için bir ittifak politikasını ve geçiş sürecini peşinen tanıması gerekir. Çünkü ezilenlerin özgürlük hareketini, köylülük ve küçük burjuvaziyi yanına almadan işçi sınıfının kendi devrimini ve çoğunluğun devletini gerçekleştirme şansı yoktur.

İşçi sınıfı ve müttefiklerinin yapacağı devrime bu yüzden demokratik halk devrimi ismi verilir. Mesele, devrime kimin önderlik ettiği meselesidir. İşçi sınıfı devrimin temel önderidir ve devrim bir kere gerçekleştiği anda kesintisiz bir şekilde geçiş programı temelinde sosyalizme doğru ilerlenir. Biz buna “kesintisiz devrim” deriz ve tek bir devrimden söz ederiz. İşçi sınıfı, müttefikleri ile beraber burjuva düzeni devirecek ve sosyalizmi inşa edecektir.

Ancak bu şekilde insanın insanla ve insanın dua ile kavgası sona erecektir.

Rosa Lüksemburg’un dediğin gibi.

Ya barbarlık ya sosyalizm.”