Günümüzde bireycilik tüm insanlığı her yandan kuşatma altına almaya çalışmaktadır. Temel özelliği sadece kendini sevmek ve sadece kendini dikkate almak olarak açıklanabilir, ancak bu yeterli bir tanım değildir. Bireycilik = Kapitalizm’deki pratik-ahlaksal davranışın temel öğelerinden biridir. Bireylerin, bencil çıkarlarını toplumun karşısına en büyük değer olarak çıkaran bir düşünce ve davranış biçimidir. Kar peşinde koşan insan, para avcılığı yaparken; karşısındakini, kendinden başka herkesi ya bir engel ya da emellerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak bir araç olarak görür. Çağımızda imaj ve egonun yükselişiyle birlikte ben merkezli ve nefsine düşkün anlayış da hızla yükselişe geçti. Biatkar bir insan, yani burjuva insanı, büyük olmak ister küçük olduğunu görür, mutlu olmak ister mutsuzluğunu hisseder, mükemmel olmak ister yetersizliklerini görür, insanlar tarafından sevilmek ve beğenilmek ister ama kusurlarının onlarda tiksinti ve nefret uyandırdığını görür. İşte bu karmakarışık insana, ‘bir haber ol toplumdan, yok say onu, sen varsın ya daha ne’ , ‘sen kendini düşün, sakın ola burnunu sokma ucu sana da dokunur’ der burjuva kültürü. Bu kültürü koruyan kollayan burjuva devleti ise burun sokanları kıstırmak için türlü araçlarıyla hazırdır. Burjuva insanı yanlış tanınmaktan, yanlış anlaşılmaktan çekinir. Bunu neden yapar? Tabi ki gayesi kendine ait bir “statü” oluşturmak ya da bunu pekiştirmektir. İşte burjuva insanı hem fenomen hem de içerik olarak sahte ve çürüktür. Fenomenin altında yatanı, onu sağlayanı bulmak gerek. Bununda bir yöntemi vardır. Bu yöntem özel mülkçü iktisadi sistemin özel mülkçü bencil insan tipinde yatar. İlişkilerdeki bireycilik ve bunun eseri olan anti-mütevazi tutum, çıkarcılık, kıskançlık vb. burjuva insanını ortaya çıkarır. Ve daha sonra onun “mükemmel egosu” onu bitirmeye başlar, insan kendine yabancılaşır. Özellikle ABD toplumu ve Avrupa toplumu bunu iliklerine kadar yaşıyor. Her gün yeni bir toplu katliam haberi, vahşi cinayetler, bitmek bilmez intiharlar, sapkın dini inançlar ve daha aklımıza gelmeyen birçok şey. Ancak son dönemde özellikle gençliğin öncülüğünde kapitalist sistemi sorgulayan yığınlar meydanlara kurdukları çadırlarındaki kolektif yaşamla sistemin bu umursamaz ve bireyci kişiliğini de yargıladılar. Güçlü anlamda siyasallaşamamışlarsa da ABD’de %99 hareketi ve bununla birlikte Avrupa’nın birçok şehrindeki gençler buna örnektir. Kapitalizmin kendisi için her yerde yaşatmaya çalıştığı bireyci kişilik bir insansızlaştırma hareketidir. Ne kadar da güzeldir sömürgenler için bu insan, işte “modern insan”, kendinden başkasını düşünmeyen “modern insan”, piyasa ekonomisini düstur etmiş karcı, sevgide çıkarcı “modern insan”, emeksiz “modern insan”. Sistem ve kişiliği birbirini nasıl da tamamlıyor. Kültürün, bilim ve sanatın, felsefenin, edebiyatın gelişmesi hep halkın yaratıcılığının sonucudur. Toplumun hangi alanına eğilirsek eğilelim, halkın dolaylı ya da doğrudan tayin edici etmen olduğunu görürüz. Burjuva felsefesi bu durumla baş edebilmek için birçok akım yaratmış, teşvik edip desteklemiş, üniversitelerinde propagandalarını yapmış, eğitim müfredatlarına koymuştur. Liberal ekonomi politikalarına uygun insanlarını yapmış, eğitim müfredatlarına koymuştur. Liberal ekonomi politikalarına uygun insan tipini yaratmak için, yani sorgulamadan uzak, kör ve bencil insan tipini oluşturup yaşatmak için halk değerlerini ve çıkarını savunan devrimci-toplumcu düşüncelere saldırmıştır. Sömürü düzenine uygun “kültürüyle” insana ahlaksız bir kurnazlık, soyuta dayalı inanç biçimleri, sözümüz ona “özgür birey” olma, paça kurtarıcı ve her şey mübahçı bir anlayışı, buna uygun bir yaşam biçimini enjekte etmek ister. Ayrıca bireyciliği ele alırken, bu anlayışla birlikte yürüyen türevleri olan kariyerist, popülist ve anti-mütevazi kişiliğin de bağlarını unutmamak gerek. Eğer tüm bu kavramlar özel mülkçü sömürgen sisteme varamadan, yargılayamadan irdelenirse yazılanlar ve söylenenler hiçbir anlam ve değer ifade etmez. Bireyciliğe biraz da felsefe alanında değinelim. Bireyci-öznelci düşüncenin burjuva idealist felsefesinde birçok versiyonu vardır. Bunlardan biri pragmatizmdir. Kısaca bağdaşıklığını öz olarak verirsek; pragmatizme has, hakikat kavramı vardır. Pragmatizm açısından hakikat için nesnel bir ölçüt yoktur. İnsan aklı dışında bir gerçekliği kabul etmediğinden hakikat için bir ölçütü de olamaz. Pragmatizme göre hakikat, “işleyen”, yararlı olan şeydir, yani ölçüt özneldir. Hakikatin ölçüsü olan dile getirilmemiş özne genelde insan değil, burjuvazi ve onun özel amaçlarıdır. Burjuva çıkarının yönlendirdiği burjuva aklı, hakikatin en yüce hakimi kılınır. Bu durumun burjuvazinin epeyce işine geldiği tartışmasızdır. Kimi burjuva düşünürler toplumda benlik bunalımları olanları, ben merkezci bencil fertleri incelerken kendilerini iyi niyetli sunmak adına (sanki bu toplum ve birey sorunu kendilerinden kaynaklı değilmiş gibi) sorunu “çözecek” birkaç şey üretiyorlar. Tabi “çözüm” idealizmden geçer onlar için ve idealist yorumlamalarla mantık çöküşünü gerçekleştiriyorlar. Bilimin ispatladığı, toplumu ve bireyi günümüze kadar getiren maddi yaşamı ve onun tarihini reddederek işe başlarlar. Şu soruya bakarsak burjuva kültür insanının kişilik bunalımını ve bireyciliğini görürüz. Şöyle diyorlar: “İnsan uzun zamandan beri düşünen bir varlıktır. Okuyor, yürüyor, yazıyor, yemek yiyor, konuşuyor, hatırlıyor, hatırlatıyor, betimliyor, açıklıyor. Bunları yapan kim? O kişinin bedeni mi yoksa bedeni içinde bulunan bir şey mi?” Sorunun sonundaki “bir şey” gerçekten ne? Burjuva-kapitalist toplumdaki bireyin neden her alanda, insan ilişkilerinde özel soyut körlüğe sahip olduğunu burjuva idealist felsefesi ortaya koyuyor. İşte bu anlamsız gelen fiziksel, kişisel veya sosyal özelliklerimizdir; örneğin uzun veya kısa boylu, zayıf veya şişman olmak, psikolog, mühendis, işçi ve ya marangoz olma, az ya da çok arkadaşı olmak, şu v ya bu amacı olmak vb. kendimize baktığımız zaman gördüklerimizdir. İkinci yan ise bir özne olarak benliktir. Her birimiz de, benliğin içeriğindeki şeylere bakan, bunları gören, algılayan bir başka bütün daha olması gerekir. Bu ise benliğin ikinci yanıdır; özne-ben’dir; algılama fiilinin failidir. Birincisinde fiziki-maddi özellikleri kendi gözüyle öznel bir şekilde değerlendiriyor, bu öznel yorumlayış yetmemiş olacak ki ikincisinde öznelliğe müthiş bir soyutluk ekliyor. Yani kendi kendini biliyor, onun anlayan, anımsayan, duyan ve düş gören yetenekleri var; biri “benliği” biri “ruhu”. Merkeze oturtulmuş benlik, ruh ile dans ediyor. İşte bu öznel-idealist yorumlama bireyci kişiliğin çağrıcısıdır, kendisidir. Halbuki tayin edici olan birey değil toplumdur, tüm kavramların temelinde de insanlığın maddi üretimi ve gelişimi birincil etmendir. Duygu-düşünsel boyutu gelişmiş maddi bir varlıktır insan. Onun ürettiklerine, kişiliğine olmayan psişik-ruhani anlamlar yüklemek insanı dipsiz bir kuyuya yollamaktır. Mutlaklaştırılan benlikle başkasının sözüne itibar etmeyen, umursamaz, sorgulamaz insan yaratılmak istenmiştir, durmadan ego yüklenmiştir. Bu egolar, bireyi minimalize etmiştir. Ben-merkez yapısı kemikleşmeye başlamıştır, öyle ki bu bireyci kişilik kompleksler yaşar. Örneğin gecekondu semtindeki kendisi ile lise arkadaşlarıyla gittiği şık kafedeki anda bölünmüş hisseder ve hemen ona göre şekil değiştirebilir. Ya da arkadaşları arasında alçakgönüllü bilinirken, aile çevresinde kibirli, kendini beğenmiş görülebilir. Bu örnekler, kapitalist sistemin rolcü bireyini gösterir çoğu zamanda görüyoruzdur. Ne yaman çelişkidir ki, mutlaklaşan kişilik muğlaklaşmaktadır. Çünkü ne olursa olsun toplumun bağrındaki ortakçı, paylaşımcı değerleri yıkmak kolay değildir. Günümüzde kapitalizm salt iktisadi boyutta değil her yönüyle krizi yaşıyor, çöküşünde halklar onun çantasına menfaatçi ve bireyci kültürsüzlüğü ile kişiliksizliğinde koyacak. Bireyciliği somut ve doğru bir şekilde irdelemek için diyalektik materyalist bir tarzda tahlil etmek gereklidir. Toplumu dıştalayan, topluma tarihi misyonu araç olarak biçen yapıdır kapitalist modernizm. Kapitalist kültürün tutunduğu en büyük dallardan biri bencil insandır. Bu kendini beğenmiş bencil insanda sömürgen sistemin ideolojik ve politik kimliği bulunmaktadır. İnsanın vicdansızlaşması günden güne artar ve vicdan yok olur. Sadece kendini hisseder, bunun dışında büsbütün hissizdir o. Elbette saf halinde bir Solipsist değildir ancak bilinmeli ki ona uzak da değildir. Yeri geldiğinde bir grup halinde gezer, eğlenir ama burada bir fark vardır, bu kolektif praksisi kendini tatmin etmek için yapar. Bireyciliğin kapitalizmde bu derece sistemleşmesi, kar anlayışı ve ona endeksli üretimdir. Bakın Karl Marx şunları söylüyor: “Sermaye uygun karla birlikte küstahlaşır; yüzde on artınca kendine güven kazanır ve her yerde kullanabilir; yüzde yirmi ile canlanır, yüzde elli ile olumlu cüretkarlaşır, yüzde yüz ile tüm insancıl yasaları ayağı altında çiğner, yüzde üç yüz oldu mu göze alamayacağı hiçbir canilik yoktur artık.” ( Marx. Kapital 1.Cild sayfa:788 ) Bu sözler sistemi ve kişiliğini çok güzel özetlemektedir. Bir yanda böyle bir yapı var iken diğer yanda özel mülkçü-birey anlayışının mezar kazıcıları sosyalistler ise ortakçı-toplumcu düşüncenin kendisini kültürel, yaşamsal alanlarında pratik olarak ortaya sererler. Her zaman duru, açık, mütevazi, emekçi özleriyle birlikte zorun bilincinde, emekçi halkın içindedirler, sosyalist birey, cümlesindeki her eyleme –ım, -im, -um… eklerini takanlara yan gözüyle bakmıştır. Sosyalist birey, kapitalist modernizmin kişide vuku bulan bireyci kültürünü deşifre eder, onun sözünü, onun davranışlarını çözümleyerek bireyciliği felsefi, kültürel, ekonomik, ideolojik ve politik konumlanışını ortaya koyar. Sadece ortaya koymakla kalmaz nasıl yaşamalı sorusunu sorar ve ardından nasıl yaşamak için ne yapmalı der ve toplumun komünal değerlerini gösterir, emekçi halkın özgül ve mütevazi yaşamını gösterir. Yaşar ve yaşatır. Tüm toplumun özgür gelişiminden söz edebilmek için sömürücülerin sınıfsal egemenliğiyle birlikte toplumun maddi ve manevi kültürel zenginlikleri üzerindeki tekelinin de ortadan kalkması, kültürün bu sınıfsal çıkarlarına boyun eğmekten kurtarılması gerekir. Çünkü biliyoruz ki kolektif yaşam her bir kişinin özgür gelişiminin koşuludur. Kolektif yaşamın dışındaki bir durumda kişi sapmalar silsilesiyle baş başadır. Halkın tüm üyelerinin sosyalist düzende sözü edilen biçimde geliştirilmesi, birbirinin aynı insanların yaratılması, insanın olumsuz anlamda “kitleleştirilmesi” ya da bireyin, emperyalist sözcülerin iddia ettikleri gibi, kitle içinde kaybolup gitmesi anlamına gelmez. Tersine toplumun durmadan artan maddi ve manevi kültürel zenginliklerinin insanı geliştirecek yolda kullanılması, toplumsal yaşamın yalnızca tek tek kişilerin değil de halkın çoğunluğunun faal etkileriyle bilinçli olarak şekillendirilmesi ve toplumsal yaşama yön verilmesi, insan bireyinin o zamana kadar hiç görülmemiş bir biçimde gelişmesine, kişiliğin yeteneğinin, zihinsel becerilerinin ve yetilerinin, düşünce ve eylemlerinin zenginleşip yetkinleşmesine yol açar. Sosyalizm mücadele tarihiyle, yaptığı devrimleriyle pratik olarak burjuva bireyciliği yargılamıştır. Ancak bunun toplumsal boyutlarda daha köklü yargılanması için sınıfsal karakterinden hiçbir şey gizlemeyen, bireyi ve toplumu özgürleştirip geliştiren sosyalist demokrasiye ihtiyaç vardır. İnsanın insanca yaşayabildiği ve kendini geliştirebildiği toplumsal ilişkileri yaratan sosyalizmde kişiliğin özgürce gelişimi güvence altındadır. Çünkü sosyalizm de bireysel ve toplumsal faaliyetin amaç ve hedefleri birbiriyle uyum içindedir. Kişilerin çıkarları, ancak toplumun çıkarlarıyla birlikte ve toplum sayesinde gerçekleşir. İnsanların yabancılaşması aşılır çünkü emekçiler kendi kaderlerinin gerçek sahibi olurlar. Emekçileri maddi, duygu-düşünsel her alanda hegemonyası ve tahakkümü altında tutan yabancı güç ( sermayenin politik-ekonomik iktidarı ) artık yoktur. Kapitalizmde bireylerin tek yönlü gelişimi vardır, belli bir alanda hapsolmuştur. Ancak sosyalizmde bireylerin çok yönlü gelişimi mevzu bahistir. Bu yapının böyle olmasının sebebi toplumsal mülkiyete dayanan insanlar arası ilişkiler, gittikçe artan ortak sorumluluk ve kolektif içinde ve kolektifin yardımıyla bireysel yeteneklerini tamamen geliştirebilir. Bu nedenle kişiliğin özgürce gelişme hakkı, sosyalist toplumda kişiye düşen sorumluluk ve beraberliğin rolü ve anlamının bilinmesiyle belirlenir ve bireycilik, bireyci anlayış giderek etkinliğini yitirir. Son olarak yazımızı bitirirken bu çerçevede, gerçekle de ilişkisi olan edebiyat tarihinden iki karaktere kısaca değinerek bitirelim. Bunlardan biri Çernişevski’nin Rahmetov’u, diğeri ise Jack London’ın Martin Eden’idir. Rahmetov toplum için yaşar, savunduğu gibi yaşar. Emekçilere sevgisi büyüktür, öyle ki onların ağzına götürmeye erişemeyecekleri yemekleri ağzına sürmez. Onun kuralı vardır: “lükse ve gelip geçici isteklere yer yok; yalnızca gerekli olan!”. Burjuva ilişkilerden tiksinir. Martin Eden ise bireysel arzularına göre hareket eder, kendi sınıfına öyle yabancılaşır ki, işçi mahallerinin havasını dahi solumak istemez. Burjuva ilişkilere hayrandır, bu sınıfta yer almak ister ve bunun yollarını arar. Onu değerlendirirken London’un söyledikleri bir çok şeyi özetliyor: “Martin Eden, benim. Martin Eden, bireyci olduğu için öldü. Bense sosyalist, toplumcu bir düşünceye sahip olduğum için hayattayım”.