İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz  ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     Virginia Woolf

Komünist olmak farklıdır, farklılıktır

İlk direnişler, ilk savaşlar kafada başlar. Bütün korkunçluğuyla, gizemi ve alışkanlıklarıyla önce Tanrı olgusu dikilir karşımıza. ‘Ya varsa?’ sorusu bile uzun zaman meşgul eder beyinlerimizi ama yenilir sonunda. Yok olur, bilimin ve diyalektiğin karşısında. Aşağı yukarı beş bin yıllık bir dizgiye başkaldırmışsanız ve direniş tarihini Spartaküs’ten başlatmışsanız, biraz da siz Spartaküs iseniz, sataşılacak ve yenilecek çok şey karşınıza çıkar. Oligarşi, ahlak, töre, tutsaklık, ölüm ve tüm bunlardan çok daha güçlü bir şey, egemenlerin en korkunç ve en etkili silahı: Aile.

Bu kavram umudun, özgürlüğün, çocuğun, kadının, gencin ve devrimin düşmanıdır. Latince “Familia” olan aile teriminin, anlamı bile tüylerimizi bile ürpertir. Esasında ilk kez köleci Romalılar tarafından, anne, çocuklar ve tutsaklardan oluşan ve başkan tarafından yönetilen bir toplumsal birimi tanımlamak için kullanılmıştır. Roma yasalarına göre, ailenin başkanı üyelerinin hepsinin yaşamları, ölümleri üzerinde söz sahibiydi; ‘Famulus’ evdeki tutsaklar için, ‘Familia’ ise tek bir insana ait olan tutsakların hepsi için kullanılıyordu (Shulamith Firestone, Cinselliğin Diyalektiği, Payel Yay., s. 85).

Tarihte ailenin tanımını Romalılar böyle yaptı ancak çağdaş çekirdek aile oluşana dek, aile kurumu çeşitli evreler geçirdi. Ortaçağ’da ailede önemli olan sadece evlilik ve çocuklar değildi elbette. Aile daha çok babanın soyunu ve mirasını aktarmak için kullandığı ekonomik bir kurumdu. Bu tarihsel dizgede, bebek doğduktan kısa bir süre sonra yetişkin yaşamına entegre olurdu. Çocuklarla yetişkinler öylesine iç içe geçmişlerdi ki, çocukları tanımlayan özelleşmiş cümleler bile dile getirilmemişti. Yalnızca çocuklar için yapılmış özel oyuncaklar, giysiler yoktu okullar da vardı. Bu okullarda, geleneksel okullardan farklı olarak atölyeye dönüşmüştü. Çıraklık kavramı dahi her yaştan insanı içine alıyordu, uzmanlaşma tek bir işe yöneltilmediği için erişkinler de yeni zanaatlar öğrenmek hususunda çıraklığı dönem dönem yaşarlardı. Buna mütevellit erişkinlerle çocuklar aynı oyunları oynarlardı. Çocukluk kavramı için durum böyle iken, gençlik diye bir kategori henüz şekillenememişti.

Dolayısıyla günümüzdeki ailenin çocuk ve gençler üzerindeki baskısından söz edilmiyordu zaten yeni aile oluşturma yaşı nadiren 15 yaşının üzerine çıkıyordu. Ancak, 17. yy.’dan sonra durum değişmeye başladı. Sanayileşmenin yavaş yavaş kendini ortaya çıkarmasıyla beraber çocuk ve genç emeğine duyulan ihtiyaç azalmaya başladı. Öncelikle çocuklar emek pazarından çekilir oldular ve daha sonra temizliğin ve saflığın simgesine dönüştüler; korunmaya, sevilmeye muhtaç ilan edildiler. Önce yüksek sınıfın çocuklarını sonra ise diğer sınıfların çocuklarını bu yeni mite uygun olarak yetiştirmek amacıyla okullar açıldı.

Okulların bu yeni işleviyle birlikte, tarihler 19. yy.’ı müjdelediğinde, sanayileşmiş ülkelerde çocuklar erişkin yaşamından çekilerek ev ve okul kölelerine dönüştüler. Çocukların oyunları, giysileri değişti ve yeni çocuk oyunları türedi. Çocuklar toplum yaşamından çekildiler. Eve, annesiyle beraber paylaştığı o hapishaneye ve okula, yaşıtlarının yanına tutsak edildiler. Yaşıtlarıyla oynama alışkanlığı da o zamanlar çıktı. Kızlar okula uzun süre gönderilmediler, dolayısıyla bu yeni çocukluğu uzun süre yaşayamadılar ama onlar zaten anneleri gibi köleydi. Kızların bu erkeklere özgü çocukluğu yaşamaları bir yüzyıl kadar gecikti. 19.YY içinde çanlar bu sefer gençler için çaldı. Okullar iyice yaygınlaştı, süreleri uzadı, çocuklar için yaşanan sürecin benzeri gençlere yansıdı, öğrenim süresi 18’li yaşlara kadar zorunlu kılındı. Okul ve aile el ele vererek genci erişkin yaşamının dışına atarak köleleştirdiler. Okul, gençlerin emek pazarından çıkarılmasının yanında egemenlerin okullara atfettiği eğitsel ve bilimsel işlevinin çok dışında, sisteme uygun insan tipolojisinin yaratıldığı ideolojik bir kuruma dönüştü. Okulun yarattığı bu etkiyle birlikte gençler uzun bir zaman dilimi süresince ailelerine bağımlı hale getirildiler. Üniversite eğitimi alındığında bu bağımlılık 23-24’lü yaşlara kadar uzadı. Çocuklar ve gençler için bu süreç işlerken aile de evrimsel gelişimini sürdürdü ve çekirdek aileyle birlikte, aile Romalıların ‘Familia’ tanımına ulaştı (Engels, aile içinde babanın burjuva, anne ve çocukların proletarya olduğunu belirtmiştir).

Genç üzerinde yoğunlaşan baskının temelinde ekonomik bağımlılık yatar. Genç; bir işçinin patronunu seçebildiği özgürlüğe(!) dahi sahip değildir ebeveynlerinden aldıkları para olmasa ayakta kalamayacağına inanır ve ekonomik bağımsızlığına ulaştığındaysa aile, geleneklere ve törelere dayanan baskısını okulla birlikte yürüttüğü kişiliksizleştirme eyleminin bir sonucu olarak, ölene kadar sürdürme şansına sahipse bile ekonomik bağımsızlığını kazanan gence “yeter artık” deme gücü verir.

Komünist olmaya karar veren gençlerin karşısındaki ilk engel de bu olur. “Bu ev, cebindeki para, üzerindeki elbise benim. Ya benim kurallarıma uyarsın ya da çeker gidersin.” Fakat nereye gidecektir bu genç? Kişiliksizleştirilmiş, insanlıktan çıkarılmıştır, kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanmaz. Oysa kendi yaşlarındaki birçok proleter çalışmayı ve ayakta kalmaktadır ve aslında en yakınında, yanı başında yoldaşları vardır. Örneğin, benzer bir baskıyı da patron, işçiye yapar: “Bana bak ücretli köle, komünistlerden uzak dur. Sakın ha grev yapma. Yoksa seni kovarım.” Bu pek öyle yabana atılacak bir tehdit değildir. Ama her zaman birilerine vız gelmiştir bu tehdit. Onlar ki, özgürlüğü ve insanlığı başkaldırıda tanımışlardır. Özgürlüğü ve insan olmayı bir kez tanıyanlar, başkaldırının o eşsiz güzelliğinden kendilerini alamazlar. Her teslimiyet, bir yok oluşa denk düşer. Burada yapılan tercih kölelikle özgürlük arasında bir tercihtir.

Kaçımız komünist olamaya karar verdiğimizde ebeveynlerimizin o tehdidini duymadık, kaçımızın kitapları yakılmadı veya kaçımız tokat yemedik suratımıza. Eğer bu sevgiyse, sevgi başlıca üç nedenden dolayı vardır: Birincisi, gelenekler çocukların sevilmesi gerektiğini söyler çünkü çocuklar sevilmeden iyi anne ve iyi baba olamazlar, çocuk onların yapamadığını yapacaktır kendi sönen umutlarını çocuklarında yeşerteceklerdir. Bu nedenle bizim hayatımızı bize sormadan planlayıp bize emek harcamışlardır. Ve elbette, emeklerinin de bir karşılığı olacaktır bu karşılık, çocuklarının köleliğidir. Hemen hiçbir aile çocuklarının köleliğini istediğini inanmaz, onlar çocuklarının mutluluğunu istediklerini düşünürler. Oysa biz kendimizi komünist olarak var ettiğimizde mutluyuz. Gelenekselleşmiş aile yapısı ile birlikte aileler sadece kendi mutluluklarını isterler, her şeyi bizden iyi bildikleri iddiasındadırlar. İşin aslına baktığımızda, kendileri sisteme boyun eğmiştir bizim de eğmemizi isterler, çoğunluğun haklı olduğunu, çoğunluğun boyun eğdiğini söylerler. Tıpkı o Fransız atasözündeki gibi: “Çoğunluk haklı diyorsanız bok yiyin. Milyarlarca sinek yanılıyor olamaz.” Ama boyun eğmezsek bize bok yediremeyecekledir. Bu durumların bir yaptırımı da, evden kovmalar ve dışlama halidir. Çoğunlukla birkaç aylık umursamazlıktan sonra yenilirler ve geri dönmemizi isterler. Engels’in benzetmesini tekrar hatırlayalım, küçük nicel birikimlerle öreceğimiz devrim burada da gereklidir. Aile ile yaşanan problemlerde, mevzileri sağlam tutamayanlar birey olma noktasında sağlam adımlar atamazlar. Bu durum, özgürlüğün ve köleliğin arasındaki tercihtir. Bu savaş kazanılmadan komünist olunmaz. Bu meselenin somut örnekleri olarak; polisten, coptan, tutuklanmaktan değil de, “babam duyarsa” dan korkulduğunu görüyoruz. Kimi kez ailenin baskıları, duygularımıza yönelir. Özellikle annelerimiz, tarihin ellerine bıraktığı tek silahı, ‘gözyaşını’ bize yöneltir. Şöyle bir düşünürsek eğer, Bir yanda annemiz, bir yanda kapitalizmin günbegün mahvetmekte olduğu milyonlarca anne, kadın, genç… Bu ciddi bir tercih sorunudur. Bireyci bakmadığımızda göreceğiz ki, milyonlarca annenin gözyaşını yalnızca komünistler dindirecektir. Burada yapılan tercih, bir kişi ile milyonlarca kişidir ve buradaki tercihe verilen cevap, geleceğimizi belirleyecektir.

Onurlu ve insanca yaşamak için yollara düşenler kölelikten, özgürlüğe giden kavşakta, yollarını bilimle ve tarihle aydınlatanlar… Onlar… Ahmet Telli’nin şiirinde olduğu gibi…

“Onlar ki bu dünyada kahraman olmaya mahkumdurlar.”